
Geçen haftaki "1 Türk Saati Kaç Amerikan Dakikası Eder : Aynı be ya!" başlıklı yazımı "Kaynaklarımız tükenirken paramız neden değer kazanmıyor?" dercesine "Ömür sermayemiz tükenirken zamanımız neden değer kazanmıyor?" diyerek bir soru işaretiyle bitirmiştim. Bu soruya zaman harcadım. Zaman harcamak ve cevaplamak için "değerli bir soru" mudur? Sorularımın ve zamanımın değerini ne ölçebilir? diye cevap ararken bahsini ettiğim zamanı şuan nasıl harcadığıma dikkat ettim. Bir soruya cevap arıyorum. "Demek benim zamanımın değeri bu sorunun değeri kadardır." diye basitçe bir hükme vardım. Bu nazarla, zamanını nerede ve nasıl harcıyorsan senin zamanının değeri o kadardır. Zamanını nerede tükettiğine bak ve kıymetini gör. Dolayısıyla ömrünü nerelerde harcadığın ömrünün kıymetini ifade ediyordu.
Bu soru zihnimde tazeliğini korurken iş yerine gelen çalışma arkadaşımın elbisesinin parladığını farkettim ve "Neden yeni bir elbiseyle geldin?" diye sordum ki çalışma ortamında bu elbise hızlıca kirlenecekti. Önermemi doğrulayan bir örnek olarak düşündüm bunu. Bir şeyin senin için değeri onu nerede harcadığına bağlıydı. Arkadaşım için elbisesinin değeri de kirletilebilecek ve günlük olarak kullanılabilecek değerdeydi. Bu çok genç arkadaşımın da soruları vardı. Öyle sorular ki ifade ederken daima kendi sorusuyla alay eder gibi gülerek soruyordu. Oysa kendi hayatına dair ciddi sorulardı ve hatta bazen bu sorulara dair ağladığını da ifade ediyordu. Bir acayip vaka olarak gözüme çarpan bu kendi ciddi sorularını küçümser bir şekilde ifade etmesinin nedenini arkadaşlarıyla olan sohbetlerinden bahsettiğinde anladım. Bu sorularını arkadaşlarıyla paylaştığında arkadaşları onunla alay ediyor ve meselesini küçümsüyorlardı. Başkalarının kendi sorusunu hafife almasından dolayı ya o da hafife alıyordu ya da yine hafife alınmaktan korkuyordu. Bunun psikolojik bir savunma olduğu kanaatine vardım. Diğer taraftan sorusunun nasıl değersizleştiğine şahit olmuş oldum. Pırıl pırıl elbisesini kirli bir ortamda değersizleştirdiği gibi kıymetli sorularını da ilgisiz bir ortamda değersizleştirmişti.
Doğrusu, hem duyduğu hem de kendi söylediği neredeyse her şeye gülen bir genç vardı karşımda. Meselenin bununla da sınırlı olmadığı aşikardı ve bu genç kardeşimin dünyası üzerinden ülkemiz gençlerinin ve hatta yetişkinlerinin dünyasına nazarımı genişlettiğimde gençlik değerinin, bütün yaşam alanlarını toptan ve aşağılayıcı bir şekilde değersizleştirilerek hiç edildiğine aman dileyerek ikna oldum. En insani değerlere ait bile, bırakalım saygınlık, zihinlerde bir tasavvur dahi söz konusu değil. Memleket, medeniyet, tarih, dil, aile, milliyet gibi kavramlarsa kalplerde tamamen içi boşaltılmış kof bir süprüntüden ibaret. Sevginin, aşkın, vefanın, sadakatın, güvenin yalnızca isimleri kalmış. Sabır, emek, sanat, zanaat ile tanışılmamış henüz. Aman Allahım! Bu benim arkadaşım, benim kardeşim, benim evladım, benim memleketimin insanları, benim de geleceğim, benim de güvencem, benim de temsilcim, benden bir parça değil midir?
Bu hâl karşısında ruhumun ürperdiğini, kalbimin soğuduğunu, aklımın çaresizleştiğini hisseder gibi oldum. Memleketimin en değerli varlığı olan gençler ve sermayesi olan gençlik değersizlik kuyularında gözümüz önünde, burnumuz dibinde her ân can çekişirken benim şimdi "değer"den bahsediyor olmamın ne değeri var? Şu vaziyet karşısında benim değer sorgulamalarım kime ne değer katabilir?
Değerler hiyerarşisinde bu tablo en alt basamağı ifade ediyor. Belki bu vaziyete siyaset, medeniyet, edebiyat, psikoloji, din literatürlerinde terminolojisine uygun biçimde isimler koyulmuştur. Bilinmeyen bir şey değildir yani. Bilinen bir şey olduğu için de korkacak bir şey yoktur. Öyle mi? Peki buna isim koymak neyi çözüyor? Meseleyi bir harfle veya kelimeyle ifade etmenin ifade ettiğimiz sorunun çözümüne ne katkısı var? Önemli olan aşağıdaki kısacık listenin bu gençler için olan tanımını değiştirebilecek şey nedir?
Ailesi: uzağında olunması gerekenler listesinin birincisi;
Eğitim: iyi bir araba kazandıramayacak kadar kıymetsiz;
Meslek: olmayan sabır eşiğinin çok ötesinde;
Ülkesi: harika yeteneklerini geliştirebilecekleri bir yer değil;
Tarihi: dünkü giydiği ve yarınki giyeceği kıyafet!
Sevgi: instagram, saygı: patronluk, güven: para
Listeyi uzatmaya midemiz dayanmayabilir fakat bu iğreti ve aşağılayıcı değersizliğe kalbimiz nasıl dayanıyor? Bu zihniyete sahip olanları görmezden, duymazdan gelerek mi? Onları dışlayarak mı? Kabul etmeyerek mi? Onlar bizim insani ve milli varlığımızın bir parçası değil mi yani? Daha net ve korkuncunu söylemeliyim: Onlar bizim yansımamız! Onlara bakmayarak, görmezden gelerek bu kendi gerçeğimizden kaçamayız. Bizim boşluğumuzun çok net yansıması ve karanlık bir gölgesi. Yüzleşmeye cesareti olanlar bundan bir soru ve sorumluluk çıkaracaktır.
Düşündükçe sorular buzdan bir dağ olup kalbimi ezmeye başladı. Üzüntüden gaflet zihnimi kuşattı ve bir vakit için ben de kendimi o değersizlik kuyusunda buldum. Yaptıklarımın ve yazdıklarımın ne değeri var ki? "Kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz. Birisi bir şey derse eğleniyoruz." gibi göründü gözüme. En kıymet verdiklerime baktım. Kitaplara baktım. Gözüme ne kadar değersiz göründüler. Ah zavallı kitaplar! Kütüphaneler dolusu kitaplar... "Bunlar mı bu gençlere faydalı olacak?" dedim. On dakika kitaba bakmaya tahammülleri yok. Baksalar okumaya, okusalar anlamaya, anlasalar bile en iyi durumda sosyal medyada tüketilecek ötekileştirilmiş bir malzemeden öte bir şey değil.
"Tüketilen" ve "ötekileştiren" ve "malzeme" … İşte ipuçları!
Gelinen sonuca dair neden sorularının anahtar kelimeleri göründü sanki…
"İnsanın anlam arayışı" kitabındaki yaşanmış hikayeyle örtüşen şimdi başka biçimde yaşanıyor olan aynı dram söz konusu: Toplama kampları bugünün dünyasından daha acımasız değil.
Kimin toplama kampı ve tutsak kim?
Yorumlar (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen bırak!
